Die Gaste, SAYI: 12 / Mayıs-Haziran 2010

Almanya’da
Göçmen Kökenli Tiyatro
“Öteki Olmak”tan Nasıl Kurtulacak?


Zehra İPŞİROĞLU



Göçmen kökenli tiyatrocular ancak kendi duvarlarını kırabilirler, kendilerini aşabilirlerse hem Türkiyeli tiyatrocularla hem de Almanya’dakilerle verimli bir diyaloga girilebilirler. Oysa Türklerle diyalog sadece belli tiyatro gruplarının Almanya’ya çağırılması ve bizim izleyicilerimize sunulması anlamına geliyor. Genco Erkal gibi dünya çapında bir tiyatrocu bile Almanya’ya geldiğinde Alman izleyicisine ulaşamıyor. Sözgelimi Türkiye’de iki yüzü aşan gösteriyle bir tiyatro olayına dönüşen “Sıvas 93” gibi evrensel düzeyde bir oyun Almanya, Hollanda gibi ülkelere yaptığı turneye rağmen, acaba kaç Avrupalı izleyiciye ulaşabildi?
    Almanya’ya iş göçünün başlamasından bu yana geçen yarım yüzyıl içinde göçmenler kendi edebiyatlarını, tiyatrolarını, filmlerini yarattılar. İlk yıllar yaşadıkları düşkırıklığını, sıkıntıları ve yabancılaşmayı dile getiriyorlardı yapıtlarında. Zaman içinde giderek gelişen göçmen edebiyatı, tiyatrosu ve sineması öyle bir noktaya geldi ki, artık göçmen kavramı anlamını yitirmeye başladı. Bugün hala bu kavram üzerinde durulmasının nedeni belki de göçmen kökenlilerin ürettikleri edebiyatın, tiyatronun ve sinemanın kültürlerarası etkileşime ya da kültürleraşırılığa aşırı derecede önem vermesiyle açıklanabilir. Edebiyatta bunu Alman diliyle yazan yazarların yapıtlarında bile gözlemleyebiliyoruz. Sözgelimi Emine Sevgi Özdamar Almanca yazdığına göre Alman yazar sayılır, ama yapıtlarında, kullandığı dilde ya da yarattığı imgelerde Türkiyeli olmanın izlerini taşıyor. Göçmen kökenli sanatçılar içinde edebiyatta Emine Sevgi Özdamar, Feridun Zaimoğlu, Zafer Şenocak, tiyatroda Şinasi Dikmen, Muhsin Omurca gibi tek tük adlar sivrilirken, sinemada da son yıllarda Fatih Akın aldığı ödüllerle ön plana çıkıyor. Bu sanatçıların adlarını duyurmalarının temel nedeni hem Almancayı ana dilleri olarak benimsemeleri, hem de yaşadıkları toplumun sorunlarına eğilmeleri olmuştu.
    Öte yandan göçmen kökenli bir sürü yazar ve tiyatrocunun hedef grubu sadece Türkiyeliler’di. Böyle olduğu için de Alman toplumunun içinde ister istemez “öteki” olma konumunu sürdürüyorlardı. Bunu özellikle tiyatro alanında gözlemleyebiliyoruz. Almanya’nın çeşitli bölgelerinde göçmenlerin ürettikleri çeşit çeşit tiyatro grupları var, bunlar yaşamlarını iyi kötü sürdürebilseler de Almanya’da kendilerini yeterince kabul ettirebilmiş değiller.
    Aslında “öteki olma” olgusu sadece dil sorununa bağlı değil. Çünkü tiyatro isterse alt yazı ya da çeviriyle pekala başka dillerin izleyicisine de kolaylıkla ulaşılabiliyor. Farklı ülkelerin ve toplumların oyunlarının sergilendiği uluslararası tiyatro festivalleri buna güzel bir örnek veriyor. Bence temel sorun göçmen tiyatrosunun sadece yerel sorunların içinde kısıtlanıp kalması, kısaca ne içerik ne de sahne yorumu açısından evrensel bir düzeye ulaşamaması. Genellikle televizyondan alışık olduğumuz komedi türü skeçler yeğ tutuluyor ya da folklorik öğelerden yararlanılarak, kendi kültürümüzü tanıtma adına pek yenilik getirmeyen bir tiyatro anlayışıyla bir şeyler üretiliyor ya da güncel konular çok bildik biçimlerde ele alınıyor ve işleniyor. Bu da tiyatronun ulaşmak istediği hedef grupla ilgili bir sorun olarak gündeme getiriliyor. Yeterince eğitim görmemiş bir işçi kesimini tiyatroya kazandırmak birincil hedefi oluşturunca tiyatro da ister istemez kendini kısıtlıyor. Kuşkusuz kültürler arası ve ötesi etkileşime çerçevesinde yeni arayışlar içinde olan tiyatrolar da var. Frankfurt Güneş Tiyatrosu buna bir örnek veriyor. Klasik oyunlara yeni yorumlar getirmesi, oyunlarını Almanca, Fransızca ve Türkçe olarak üç dilli olarak sergilemesi, farklı kültürlerden gelen bir oyuncu kadrosu olması bu tiyatroyu ayrıcalıklı kılıyor. Bunun dışında göçmen kökenlilerin yaşamlarından yola çıkarak doğrudan kültürlerarası ve ötesi konulara yer veren başka örneklerden de getirilebilir. Örneğin Berlin’de Şermin Langhoff’un Hebbel Tiyatrosu’nda geliştirdiği ve Ballhaus Tiyatrosu’nda sürdürdüğü “Beyond Belonging” projesi ya da Essen Schauspielhaus’un bir projesi olarak gelişen Essen Katerberg’deki göçmenleri yaşamlarını sergileyen bir oyun, benim göçmen kökenli gençlerin yaşamını kaleme aldığım “Özgürlük Yolları” kitabımdan yola çıkarak Essen Üniversitesi ile Theater an der Ruhr işbirliğiyle gelişen “Özgürlük Yolları” projesi (yönetmen: Bernhard Deutsch) ya da Münih Kammerspiel Düsseldorf Freies Theater çerçevesinde geliştirilen tiyatro gösterileri gibi. Bu örneklerin ortak özelliğinin belgesel tiyatrodan deneysel oyunculuğa, gücünü doğaçlamadan alan bir tiyatro anlayışından gerçeküstü öğelere yer veren bir tiyatroya değin farklı deneysel çalışmaların ve arayışların oluşturduğu söylenebilir. Bunlara benzer kültürlerarası konulara yer veren başka örnekler de getirilebilir ama Almanya’daki göçmen kökenli tiyatrosunu bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, yapılanların gene de yeterli olduğunu söyleyemeyiz.
   
    Sorunlar, engeller

   
    Yetmişli yıllarda Berlin’de yüksek öğrenimimi sürdürürken, işçi çocuklarına Almanca dersi vererek geçimimi sağlamaya çalışıyordum. O dönemin çok renkli ve canlı tiyatro ortamı içinde bir yandan kendimi geliştirmeye çalışırken, çocuklarla tiyatro çalışmaları yapıyor, bir yandan da işçi kesimine nasıl tiyatroyu sevdirebiliriz diye düşünüyordum. O yıllara ilişkin hiç unutmadığım bir anı: Muhsin Ertuğrul’a Berlin’deki izlenimlerimi anlattığımda, kendisi büyük bir heyecanla nitelikli bir tiyatro anlayışıyla işçileri tiyatroya kazandırmanın öneminden söz etmeye başladı. İşçiler mutlaka klasiklerle, sözgelimi İbsen’le, Goethe’yle tanışmalıydılar. O dönemde gençliğin yarattığı bir kendini kanıtlama ve karşı çıkma havası içinde Muhsin beyin bu sözleri bana çok komik, daha somut bir deyişle eliter gelmişti. Doğrudürüst okuması yazması bile olmayan bir adama “Faust”u mu gösterecektik? Şimdi düşünüyorum da Muhsin bey bu sözleriyle büyük olasılıkla sadece nitelikli bir tiyatro anlayışının yerleştirilmesinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istemişti . Bu açıdan da hiç de haksız değildi. Aradan kırk yıl geçti ama evrensel düzeyi yakalayan bir tiyatro anlayışı ne yazık ki bir türlü yerleştirilemedi. Tersine televizyonun da etkisiyle sadece suya sabuna dokunmayan güldürülerle sınırlı kalındı.
    Bunun nedenlerini incelerken soruna iki açıdan bakmamız gerekiyor. Türkiye’de yapılan tiyatro ve bunun göçmen tiyatrosuna yansıması açısından ve Almanya’da yapılan tiyatronun bu tiyatroya etkileri açısından. Türkiye’den sık sık tiyatrolar Almanya’ya turneye geliyor, kimi kez Alman izleyicisine de ulaşmaya çalışan festivaller düzenleniyor. Örneğin 2008’de Frankfurt’ta Güneş Tiyatrosu’nun düzenlediği büyük festival, Türkiye’den nitelikli oyunların çağrılması, aynı şekilde Berlin’de Diyalog’un Türk tiyatrosunu tanıtma adına yıllardır sürdürdüğü büyük organizasyonlar, Türkiye’den çağırılan yönetmenlerin oyunlar sahnelemeleri gözardı edilmeyecek derecede önemli girişimler. Öte yandan göçmenler Türkiye’deki sanatçılara oranla çok daha ayrıcalıklı bir konumdalar çünkü Avrupa’nın göbeğinde yaşıyorlar. Yani kültür ve sanat yaşamının içindeler. Acaba kendilerini besleyebilecek olan bütün bu olanaklardan yararlanabiliyorlar mı, yararlanabiliyorlarsa ne kadar ve nasıl? Ve bütün bu birikim yaptıkları tiyatroya nasıl yansıyor? Onlardan günümüz Türk ve Alman tiyatrosunu olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirmeleri istense, acaba ne tür sonuçlara varılırdı?
    27 Mart 2010 Dünya Tiyatrolar gününde Köln’de Sinan Bengier, Ali Sürmeli gibi Türkiye’den gelen tiyatrocuların yanı sıra Denge Tiyatrosu, Gecekondu Tiyatrosu, Güneş Tiyatrosu, Sahne Objektif gibi çeşitli tiyatroların sözcüleriyle gerçekleştirilen açıkoturumdaki tartışmada bu sorunlar gündeme bile gelmedi. Sadece Almanya’da yaşayan ya da Türkiye’den gelen tiyatro oyuncularının hemen hepsi oyunculuğun bir tanrı vergisi olduğu, kendilerinin alaylı oldukları ve yaşamın içinde piştikleri, akademik eğitim ve konservatuarların onların engellemekten başka bir işe yaramadığı, bu nedenle kitap okumayı da kendilerini geliştirmeyi de çok anlamsız bulduklarını görüşünde birleştiler. Bunu böylesine rahatlıkla dile getirmeleri şaşırtıcı olmasına şaşırtıcıydı ama aslında kendi açılarından hiç de haksız değildilerler. Çünkü akademik eğitimden anladıkları belli oyunculuk kalıplarını içselleştirme, kitap okumadan anladıkları ise ansiklopedi okuma, öğrenmeden anladıkları ezberlemeyle sınırlandırılmıştı.. Tiyatro eğitimi nedir, okuma, bir şeyin üzerinde düşünce üretme, tartışma ne anlama geliyor, insan kendisini bir oyuncu olarak nasıl geliştirebilir, öğrenme ne anlama geliyor, öğrenmenin oyunculuğa katkısı ne olabilir, bütün bu soruların hiç dile getirilmemesi bizdeki tiyatro eğitiminin yetersizliğini gündeme getirdiği gibi Almanya’nın çok zengin kültür ve eğitim olanaklarından da yeterince yararlanılamadığını gözler önüne seriyordu.
   
    Çözüm arayışları

   
    Soruna Almanya’da yaşayan tiyatrocular açısından baktığımızda iki dilli ve iki kültürlü olmanın ayrıcalıklarından yeterince yararlanılmadığını düşünüyorum. Öncelikle tiyatrocuların kendilerini yetiştirmeden yenilemeden ve dünyaya açık olmadan korkmamaları gerekiyor ki, bu da yepyeni bir duruşu koşulluyor. Türkiye’de özellikle bir kültür metropolüne dönüşen İstanbul’daki Uluslararası Tiyatro Festivali’nin etkileri özellikle genç tiyatrocuların üzerinde çok büyük. Pina Bausch’dan Robert Wilson’a, Suzuki’den Peter Brook’a kadar çok farklı sahneleme ve oyunculuk anlayışıyla karşılaşan, ustaların yaptıkları atölye çalışmalarına katılan genç tiyatrocular dünyada olup biten gelişmelerin içindeler. Bu farkındalık ister istemez onların arayışlarına da yansıyor. Göçmenlerin ürettiği tiyatroda, Avrupa’nın göbeğinde yaşadıkları halde bu tür etkileşimlerden söz etmekte zorlanıyoruz.
    Göçmen kökenli tiyatrocular ancak kendi duvarlarını kırabilirler, kendilerini aşabilirlerse hem Türkiyeli tiyatrocularla hem de Almanya’dakilerle verimli bir diyaloga girilebilirler. Oysa Türklerle diyalog sadece belli tiyatro gruplarının Almanya’ya çağırılması ve bizim izleyicilerimize sunulması anlamına geliyor. Genco Erkal gibi dünya çapında bir tiyatrocu bile Almanya’ya geldiğinde Alman izleyicisine ulaşamıyor. Sözgelimi Türkiye’de iki yüzü aşan gösteriyle bir tiyatro olayına dönüşen “Sıvas 93” gibi evrensel düzeyde bir oyun Almanya, Hollanda gibi ülkelere yaptığı turneye rağmen, acaba kaç Avrupalı izleyiciye ulaşabildi? “Sıvas 93” Almanca alt yazıyla sadece Bochum’da oynandı. Almanlarla diyalog ise sadece Türklerin Almanya’da düzenledikleri festivallere onları da etkin katılımcı ya da dinleyici olarak çağırma anlamına geliyor. Ama genellikle yüzde on gibi bir Alman izleyicisinin bile olmadığı bir ortamda bir Alman tiyatro bilimcinin tiyatroda kültürlerarası etkileşim üstüne konuşmalar yapması ya da iyi niyetli bir Alman tiyatrocunun Brecht ve Nazım Hikmet’den şiirler okuması ya da Karagöz gösterisi sunması, kültürlerarası diyaloga büyük bir katkıda bulunmuyor.
    Kültürlerarası diyalog bağlamında kuşkusuz basını da sorgulamamız gerekiyor. Almanya’daki Türk okuyucularına seslenen dergiler, gazeteler, radyo ve TV programları bu ülkedeki kültür, sanat tiyatro olaylarına neden yeterince yer vermiyorlar? Sanatçılar arasında neden bu alanda verimli bir tartışma ortamı açmıyorlar? Bir dönem Cumhuriyet ve Evrensel gazetelerinin Almanya sayılarında Duisburg-Essen Üniversitesi Türkistik Bölümü’nde yetişen gençlerin inceleme, eleştiri, tanıtım, röportaj yazıları çıkmaya başlamıştı. Bu bir ilki başlattığından çok sevindirici bir gelişmeydi. Ne yazık ki bu gazeteler Almanya’da yaşamlarını sürdüremediler. Sanırım Hürriyet gibi çok okunan bir gazetenin de ya da Türklere yönelik hazırlanan radyo ve televizyon programlarının bu tür konulara ciddi bir biçimde önem vermelerinin ve yer ayırmalarının zamanı artık çoktan geldi de geçti.
    Kuşkusuz Almanların da iletişime çok açık bir toplum olduğunu söyleyemeyiz. Almanya’da göçmen kökenli olmak hiç de kolay değil. Ama bir an kendimizi Almanların yerine koyalım ve bir Alman tiyatrocu olduğumuzu düşünelim. Türkler kendi aralarında bir takım etkinlikler düzenleyip kendi aralarında eğleniyorlar, bizi de davet ediyorlar. Ne yapardık, nasıl davranırdık? Sanırım önemli olan tiyatrocuların yaşadıkları sorunların nedenlerini alışılageldiği gibi dış koşullarda değil, kendi içlerinde aramaları gerekiyor. Yarım yüzyılı aşan bir beraberliğin sonucunda bugün göçmen kökenli tiyatronun bambaşka bir konumda ve saygınlıkta olması gerekirdi. Şimdiye değin göçmenlerin ürettiği oyunların içinden uluslararası tiyatro festivallerine çağırılan ve büyük beğeniyle karşılanan kaç oyun vardır? Kendimizi yeterince kabul ettirmememizi sadece Almanların ayrımcılık politikasıyla açıklayabilir miyiz? Sosyal alanda her ne kadar pozitif ayrımcılık önemliyse de sanat ve tiyatro alanında bu çok sorunlu. Değerlendirme ölçütü insanların kökenleri değil, yaptıkları iş olmalı. Bugün Almanya’daki ödenekli tiyatroların da büyük bir kısmı kapılarını göçmenlere ve onların sorunlarına açmış durumdalar. Ama tiyatroların oyun planlarına baktığımızda bu açılım politikasının Feridun Zaimoğlu’nun oyunlarını oynamanın ötesine geçemediğini görüyoruz. Bu gelişimi sadece kültür endüstrisinin ve medya politikasının yarattığı Almanya’daki Türk imgesiyle açıklamamız yeterli mi? Sonuçta bu imgeyi de yaratan gene bizler değil miyiz? Üzerinde düşünmemiz gereken öyle çok sorun var ki! Son olarak bir şey daha eklemek isterim, bu yazımdan Almanya’daki tiyatronun harika olduğu gibi bir sonuç çıkartılması çok ters olurdu, çünkü sorunlar orada da diz boyu. Ama bunları görüp değerlendirebilmemiz hem kendi tiyatromuzun eksikliklerinin ayırdında olmamız, hem de Alman kültür yaşamının içinde olmamıza bağlı1. İkisinin de olmadığı bir boş alanda, tiyatro üzerine yapılan tartışmalar da karşılıklı önyargıları pekiştirmenin ötesine geçemeyecektir.



    Dipnot:
    1
Almanya’daki tiyatrolarla ilgili değerlendirmelerimi son yıllarda “Tiyatroda Kültürlerarası Etkileşim”, Mitos 2009 ve “Tiyatroda Alımlama”, Papirüs 2002 kitaplarımda yayınladım.