İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)
ISSN 2194-2668


Die Gaste, SAYI: 38 / Ağustos-Ekim 2015

Kafamızdaki Duvarlar



Zehra İPŞİROĞLU





    Kadına karşı şiddetin uç noktaya ulaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Yaşadığımız ortam bu şiddeti körüklüyor. Hunharca öldürülen Özgecan olayı ile Almanya’da bundan kısa bir süre önce öldürülen Tuğçe olayı arasında ortak olan, kadının bu şiddete karşı bir duruş sergilemesi. Bu da şiddetin büsbütün artmasına yol açıyor. Çünkü gücünü şiddetten alan eril zihniyetin en büyük düşmanı direniş.
    Tuğçe büyük bir medeni cesaret göstererek şiddete uğrayan bir kadına yardım etmek istemişti. Bunu yaşamıyla ödedi. Özgecan ise kendisine tecavüz etmek isteyen bir adama karşı tüm gücüyle direndi ve bunu yine yaşamıyla ödedi. Tuğçe bu olaya karışmasaydı, Özgecan kurbanlık koyun gibi kendisine saldıran adama boyun eğseydi, yani her ikisi de “şiddete dur!” demeselerdi belki de yaşıyor olacaklardı. Günümüzde kadına karşı giderek artan şiddetin belki de temel nedeni kadınların kendilerine yüzyıllardır dayatılan “kurban” rolünü artık kabul etmemeleri... Bu da erkek şiddetini körüklüyor, çünkü erkek bir kadının kendisine karşı çıkmak cesaretini göstermesini erkekliğine ve namusuna bir saldırı, başka bir deyişle büyük bir aşağalanma olarak yaşıyor.
    Bugün bir geçiş dönemindeyiz, direnme dönemi. Kadının artık “Ben artık kendim olmak istiyorum ve yaşamımı kendim biçimlendirmek istiyorum” dediği bir dönemdeyiz. Bu dönemde kadın haklarının kadın/erkek herkes tarafından savunulması her şeyden çok önem kazanıyor. Ataerkil bir zihniyetin uzantısı olan dinci ve milliyetçi, militarist söylemlerin, erkek /kadın ayrımcılığını körükleyen otoriter eğitim anlayışının, televizyon dizilerinden sosyal medyaya kadar uzanan şiddetin sorgulanması önem kazanıyor.
    Tarihe baktığımızda geçiş dönemlerinin her zaman fırtınalı geçtiğini görüyoruz. Dinsel referanslara öncelik tanıyan bir yönetimle kadın haklarının giderek gerileyecek bu da yeni fırtınalara yol açacaktır.
    Ancak buna dur demek büyük oranda yine bizim elimizde. Bu da Özgecan olayından sonra sosyal medyada izlediğimiz gibi “asalım keselim” gibi şiddeti şiddetle körükleyen bir söylemle başarılamaz. Bu zihniyet sadece şiddetin artmasına yol açar. Bu bağlamda Özgecan’ın babasının şidddetten ne kadar rahatsız olduğunu dile getiren sözleri çok etkileyici. “... Yürüyenler, bağıranlar, yazanlar, çizenler hiç kimse nefreti ve şiddeti dile getirmesin. Bunları konuşmasınlar. Bunlar konuşuluyorsa hala başka Özgeler ve başka Meleklerin de kanatları kırılacak” (Habertürk 16.2.2015)
    Özgecan’ın katilinin annesi ise kocasınından şiddet gördüğünü bu nedenle de ondan ayrılmış olduğunu ancak babasıyla birlikte yaşayan oğlunu koruyamadığını anlatırken “Hiç bir çocuk ne katil, ne hırsız, ne de terörist doğar. Onu bu hale getiren birçok etken var” dedi. (Aydınlık, Özgecan’ın katil eşi ve annesi konuştu, 18.2.2015) Anneye göre oğulundaki şiddet eğiliminden bu cinayette ona yardımcı olan baba sorumlu.
    “Kafamızdaki Duvarlar” yazısında kadına düşman bir zihniyetin temellerine inilirken aslında iyi bildiğimiz ama böyle gelmiş böyle gidiyor zihniyetiyle doğal karşıladığımız, üzerinde pek durmadığımız, sorgulamayı aklımızdan bile geçirmediğimiz sorunlar gündeme getiriliyor.
     
    Ben ve kendim

    Yıllardır sürdürdüğüm yaratıcı yazma atölye çalışmalarımda öğrencim Deniz Yardımcı çok güzel bir öykü yazdı: Pembe Pazartesi. Bu öyküde baskılı bir ortamda yaşayan genç bir kızın yaşamı bir tür kişilik bölünmesiyle anlatılıyor. Öykünün başkişileri “ben” ve “kendim”. “Ben” evde oturup harıl harıl derslerini çalışırken, “kendim” bütünüyle özgürdür. Dilediği gibi gezer tozar, kimseye takmaz. “Ben” “kendime” çok bozulur, zaman zaman kavga çıkartır ama bütün bunlar “kendim”in umurunda bile değildir. “Kendim” İtalyan sevgilisiyle birlikte çekip İtalya’ya gider, dünyayı gezer, seyahatlar yapar, yaşadığı her anın doya doya tadını çıkarır. Sonunda annesiyle babasının ne diyeceğine aldırmadan bir İtalyan kilisesinde sevgilisiyle evlenir. Mutluluktan uçuyordur. Oysa “ben” evde annesi ve babasının sürekli gözetimi ve denetimi altında sıkıntıdan, patlamak üzeredir. Aklı fikri de “kendim”dedir. Onu bir yakalayabilse kıskançlığından neredeyse bir kaşık suda boğacaktır. İnsanın yapmak istedikleriyle yapamadıkları, düşlerle gerçekler arasındaki çatışmayı dile getiren bu sevimli öyküyü özellikle gençler çok beğenmişlerdi.
    Gerçekten düşünmeye değer: Acaba yaşadıklarımızın kaçta kaçında ‘ben’ varım, kaçta kaçında ‘kendim’? Bu öyküdeki “ben” aile ve çevre tarafından biçimlendirilmiş bir kişiliğe, “kendim” ise kendi özümüze, kişiliğimize ve gizilgücümüze ve olanaklarımıza gönderme yapıyor. Kadın erkek ayrımcılığının aşırı biçimde yaşandığı baskılı ortamlarda “ben” ve “kendimin” yolları da ayrılıyor. Bu öyküde de bu sorun bir genç kızın bakış açısından gündeme geliyor.
    Kadın erkek herkesin elbette ki “kendim” olma hakkı var. Kendim olma deyince de gezme, eğlenme, gençliğini yaşama, aşık olma ve cinsellik de giriyor işin içine. Çünkü bu da yaşamımızın, aynı zamanda da insanları tanımamızın, kendimizi geliştirmemizin yaşam deneyimi elde etmemizin bir uzantısı. Öyküdeki genç kız da en doğal biçimde gezmek, seyahat etmek, dünyayı tanımak ve sevdiğiyle birlikte olmak istiyor. Ne var ki bu toplumumuzun bir çok kesiminde anne ve babayla konuşulması bile mümkün olmayan tabu bir konu.
     
    Kadının-erkek eşittir ama bazı alanlarda kadın erkekten daha az eşittir

    Almanya’da göçmenler arasında yapılan bir soruşturmada cinsellik temasının ailede konuşulup konuşulmadığı araştırılıyor. Buna göre İtalyanlar’ın yüzde altmış ikisi, Yunanlılar ve Yugoslavların yüzde otuz ikisi, Türklerin ise yüzde sekizi bu konuyu aile içinde gündeme getirilebiliyor.
    Kızların üstündeki baskı sadece aileden değil bütün ortam ve çevreden de kaynaklanıyor.
    “Başkaları ne der, komşular ne der?” sözünü ne kadar çok duymuşuzdur. Bundan bir süre önce göçmen genç kızlarla yaptığım bir soruşturmada korkularını yazmalarını istemiştim. Dile getirilen korkuların içinde dedikodu ve iftira başı çekiyordu. Bu korkular kadınların nasıl ataerkil bir yapılanma içinde erkeklerin ürettikleri bir dil ve düşünce biçiminin içine nasıl kilitlendiklerini gösteriyor.
    Tabular geleneklerin ve dinin baskısıyla yüzyılların birikimi sonucu iyice kök salıyor ve yerleşiyor. Cinsellik tabusunun altında ise en çok genç kızlar eziliyor. Çünkü bakirelik toplumun büyük çoğunluğu tarafından kutsal bir değer olarak kabul ediliyor. Oysa erkekler için aynı şey söz konusu değil. Yani bakirelik erkeğin değil sadece kadının cinselliğinin denetlenmesi anlamına geliyor. Bunun altını önemle çiziyorum, çünkü eğer erkek kadın eşitliğinden söz ediyorsak ve buna gerçekten inanıyorsak, erkeğe tanınan bütün hakların hiçbir sınırlama olmadan kadına da tanınması gerekiyor. Kadın erkek eşittir, ama bazı alanlarda kadın erkekten daha az eşittir dememiz mümkün mü?
    Bakirelik toplumun geniş kesimlerinde büyük bir değer olarak kabul edildiği için, erkekler de kadınları evlenilecek kadın, gönül eğlendirilecek kadın gibi belli sınıflandırmalara sokuyorlar. Gönül eğlendirilecek kadın gelip geçici bir ilişki olarak sınırlandırıldığından, erkekler açısından hiç bir sorumluluğa yol açmıyor. Sözgelimi Almanya’da genç erkekler gelip geçici ilişkileri genellikle Alman kızlarıyla kuruyorlar. Evlenecekleri kızı ise çoğu kez aileleri Türkiye’deki köylerinden ya da kasabalarından ithal gelin olarak getiriyor. Bu tür ilişkiler kadın erkek ilişkisinin sağlıklı bir biçimde gelişmesini doğal olarak engelliyor. Kimi ailelerde bu nedenle çok trajik olaylar yaşanıyor. Gelenekler kuşaktan kuşağa taşınan ve bir örnek bavulları andırıyor, bu bavulların içinde neler yok neler... Bavullar hep aynı, değişen sadece zaman, mekan ve taşıyıcılar. Kuşaktan kuşağa aktarılan kimi değerler biz istesek de istemesek de geçerliğini kendiliğinden yitiriyor. Yoksa ama biz hala küf kokan eski bavulları taşımakta direnirsek, yaşamı kendimize iyice güçleştirmiş oluruz.
    Kadını sadece cinselliği ve doğurganlığıyla değerlendiren bir görüş küçük yaşta başlayan kadın/ erkek ayırımcılığının özünü oluşturuyor. El değmemiş kız kavramı toplumumuzda öylesine yerleşmiş ki, bu kuralı bozan kızlar evlenme aşamalarına geldiklerinde doktora gidip ameliyat yaptırmayı bile göze alabiliyorlar. Bu açıdan da erkek/ kadın eşitliğini savunuyorsak, kadının üstünde inanılmaz bir baskı oluşturan bakirelik kavramını da temelinden sorgulamamız gerekiyor. Nitekim kadın/ erkek eşitliğine sahip çıkan ve kadın haklarını savunan kadın hareketi de (feminizm) özellikle cinsel özgürlüğü savunuyor.
     
    Kadının bedeniyle var olması

    Ne var ki her özgürlük gibi cinsel özgürlük de kötüye kullanılabilir. Bugün de batıda tüketim dünyasının hızlı akışı içinde özgürce yaşanan cinsellik, sevgi, aşk gibi değerleri ikinci plana iterek ilişkileri kolaylıkla yozlaştırabiliyor. Öte yandan kadının da tüketim toplumunda nasıl kolay bir seks objesine dönüşebileceğine en güzel örnekleri de kimi reklamlar veriyor.
    Aslında eril bir dünyada yaşadığımız için kadın sadece bedeniyle var olabiliyor. Bu nedenle modern batı dünyasında kadının bedeni bir meta haline getirilirken, İslam dünyasında kadının bedeninin bütünüyle kapatılması öngörülüyor. Böyle baktığımızda kadının bedenini açması ya da tersine kapaması aynı kapıya çıkıyor. Yüzyıllar boyunca kendini hep erkeklerin gözünde bedeniyle var eden kadın gene erkeklerin öngördüğü kurallar, sözgelimi tüketim toplumunun ya da medyanın kuralları ya da geleneksel ve dinsel kurallar çerçevesinde bedenini açıyor ya da kapıyor. Kendini erkekle eşit değerde göremeyen, beyniyle ve bedeniyle bir bütün olarak değil de sadece bedeniyle var olan kadın hiçbir zaman kendi yüzünü göremiyor, hiç bir zaman kendi olamıyor.
    Cinsel taciz ve şiddetin boyutları

    Kadını sadece cinsel bir objeye indirgeyen ve kendi malı gibi gören kimi erkekler en ufak bir fırsatta cinsel tacize yöneldikleri gibi bunu erkek olmanın getirdiği doğal bir hak olarak görüyorlar. O kadar ki küçücük çocuklar bile böyle bir tehlike altındalar. Toplumumuzda bunun altında ezilmeyen bir tek kız çocuğu ya da genç kız bile olabileceğini düşünemiyorum. Ben çok gençken birçok genç kız gibi laf atma, sarkıntılık yapma, rahatsız etme gibi davranışları görmeme, duymama gibi bir yöntem geliştirmiştim. Ergenlik çağını hem Almanya’da hem de Türkiye’de geçirdim. O dönemde çok iyi anımsıyorum Almanya’da çok rahat davranabiliyor, buna karşılık bizde her an her dakika kendimi tedirgin duyuyordum. Kışkırtıcı davranmama, dikkatimi çekmeme gibi kurallarla kendimi öylesine kısıtlamıştım ki bundan inanılmayacak kadar çok sıkılıyordum. Bu nedenle de bugün bu sıkıntının baskısı altında kapanan kızları çok iyi anlayabiliyorum.*
    İşin ikircikli yanı bu tür konuların konuşulmasının bile toplumumuzda ayıp sayılması ya da alaya alınması, küçümsenmesi. Dahası cinsel tacize uğrayan bir kadının öfkesini dile getirmesi bile yadırganıyor... Kaç kere zor bir durumda kalan bir kadının tepki verdiğinde nasıl ayıplanarak küçük düşürüldüğünü yaşamışımdır. İşin ilginç yanı “Kuyruk sallamasaydı başına gelmezdi bu”, “yüz vermiştir de erkek peşinden gitmiştir”, “öyle kıyafet giyerse başına bu gelir tabi” vb. söylemleri en çok kadınların içselleştirdiğini görüyoruz.
    Buna düşündürücü bir örnek: İstanbul’un kenar semtlerinden birinde on iki yaşında küçük bir kız tecavüze uğruyor. Eve döndüğünde ilaç içip intihar ediyor. Son dakikada kurtarılıyor. Kız kurtarılamasaydı ölümünden sadece ona tecavüz eden adam mı sorumlu olacaktı, yoksa annesi, babası, yakınları, komşuları, kısaca bütün bir çevresi mi? Kızın kişiliğini ve değerini sadece cinselliğine indirgeyen çağdışı bir bakış mı? Özellikle Güneydoğu Anadolu’da gün geçmiyor ki buna benzer olaylar olmasın. Kız saldırıya uğrayınca ya kendini öldürüyor ya intihara zorlanıyor ya öldürülüyor ya da tecavüzcüsüyle evlendiriliyor. İşin çok şaşırtıcı yanı kızın tecavüzcüsüyle evlendirilmesinin birçok aileler tarafından en yapıcı çözüm olarak kabul edilmesi, o kızı nasıl bir geleceğin beklediği ise bir an bile düşünülmemesi.
    Kısaca ne olursa olsun kadın her zaman suçlu konumunda olduğu için ona hiçbir yaşam hakkı tanınmıyor. Öte yandan erkeklerin davranışları değişmez bir doğa yasasıymış gibi doğal kabul ediliyor. Kadınların aşağalanması en yoğun biçimde dilimize girmiş olan küfürlerde ortaya çıkıyor. Özellikle altkatmandan gelen erkekler belden aşağı küfürleri su içer gibi kullanabiliyorlar. Bir araştırma yapılsa sözcük dağarcıklarının çoğunu kadını aşağalayan küfürlerin oluşturduğu ortaya çıkacaktır.
     
    Avcı ve av

    Böyle olunca da daha çok küçük yaşta kadınlara av, erkeklere ise avcı rolü yükleniyor. Çekici bir av olmak kadının değerini arttırırken, iyi bir avcı olmak da erkeğe erkekliğini kanıtladığı için büyük değer biçiyor. İşin ilginç yanı bu avcı-avlanılan ilişkisinde, avcının avı parçaladığı zaman bile haklı çıkarılması, bütün sorumluluğun ve suçun ise avlanana yüklenmesi.
    Kadını avlanılan kimliğine hapsederek insan olarak hiçe sayan böylesine ilkel bir yaklaşımın din konusundaki tartışmaları da tek yönlü bir biçimde kadının bedeni üstünden yürütmesine şaşırmamak gerek. AKP ilçe başkanı bu bağlamda “örtüsüz kadın perdesiz eve benzer”diyor. “Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır”. (Cumhuriyet, 7.6.2012)
    İşin karmaşık yanı kendini hiç bir zaman erkekle eşit değerde görmeyen kadının da avlanılan rolünü benimseyerek eril yapılanmayı içselleştirmesi. Başörtüsüne kadınların bu kadar sahip çıkmasının da temel nedeni bu. Oysa türbanın bir özgürlük sorunu olmadığını, tam tersine türbana özgürlüğün çoğu kez kadına yasak anlamına geldiğini, nitekim İslam ülkelerinde milyonlarca kadının kapatılmaya zorlandığını biliyoruz. Radikal İslami yönetiminin ağırlıkta olduğu ülkelerde kadının sadece başı kapatılmıyor bütün hakları elinden alınıyor.
    Ayrıca İslamda kadına örtünme zorunluğu da çok tartışmalı. Bunu savunanlar genellikle kadınla erkeği eşit görmeyen fanatik dinciler. Ancak fanatik bir dinci kapanan kadının müslüman, diğerlerinin ise inançsız olduğunu söyleyebilir. Bizdeki türban tartışmalarında bütün bunların gözönüne alınmaması kadınları tam anlamıyla mağdur durumuna düşürüyor birçok kadın da farkına bile varmadan bu tuzağa düşüyor. Dahası son yıllarda medyada boy gösteren bir AKP li belediye aile danışmanı kadın, kadının dini açıdan asli amacının kocasını mutlu etmek olduğu gerekçesiyle çok eşliliği savunacak kadar ileri gidebilmesi, medyada da birçok İslamcı kadının da bunu savunması çok kaygı verici. Bahiç Ak, bir karikatüründe bu konudaki kafa karışıklığını çok güzel gündeme getiriyor. Önde sarıklı bir adam arkasında da çarşaflı kadınlar görüyoruz. Sarıklı adam modern bir kadına arkadan gelen karılarını göstererek “Örtünmek eşlerimin bireysel tercihidir” diye bir açıklama yapıyor.
    Kuşkusuz her şey eğitimde düğümleniyor. Kızlar ve erkekler daha bebek yaşta bu tür bir ayrımcılığa yer vermeyen bir toplumsallaşma sürecinden geçseler, cinsel taciz olgusu da büyük oranda azalabilir. Kadını kısıtlayan bu eril yapılanmaya karşın kadının cinsel açıdan tıpkı erkek gibi özgür olması kadın hakları açısından tartışmasız çok önemli bir değer taşıyor. Çünkü eril bir sistemin insanlara dayattığı avcı-avlanılan ilişkisinin temelleri ancak bu şekilde kırılabilir. Günümüz yönetimi eğitimin ne kadar önemli olduğunun bilincinde olduğu için dinsel referanslara öncelik tanıyan, böylelikle kadın haklarının giderek gerilemesine yol açan bir eğitim sisteminin temellerini çoktan atmış bulunuyor.
     
     
    * Zehra İpşiroğlu, Uyanış, Kadınların Gözüyle, Yazmak ve Yaşamak, s. 77-108, İstanbul 2014.